Bir “dünya tutulmasındayız”. 1789’da Bastille Duvarının yıkılmasıyla başlayan ilerleme çağı 1989’da Berlin Duvarının yıkılmasıyla sona ermişti. Dünya o zamandan beri tutuldu. Sosyalist sistemin çözülmesinden sonra küresel kapitalizm insanlığa “barış, demokrasi, refah” vadetmişti. Söz konusu vaatler hızla geride kaldı: Barış yerine dünyanın her yerinde savaşlar gerçeği ile üçüncü dünya savaşı ve nükleer savaş söylemi; demokrasi yerine otoriter yönetimler; refah yerine bir türlü atlatılamayan kriz ve giderek yayılan, derinleşen yoksulluk kaldı. Bunlara yaygın bir doğa yıkımı ve doğal felaketler ile salgın hastalıklar eklendi. 1989’dan sonra tutuk dünyada, iyimser globalizm ve kötümser postmodernizm ideolojilerinin egemenliğine iki önemli olay ve sonrasında yaşananlar son verdi: 2001 Eylül’ünde ABD travmatik bir saldırıyı yaşamak zorunda kaldı ve 2008 Eylül’ünde meydana gelen ekonomik kriz önce Batı dünyasını 2009’da yere serdi ve sonra bütün dünyaya yayıldı. Yaşananın sistemik bir kriz olduğu ortaya çıktı.1989-2001 postmodernist akıl karşıtlığının yerini 2008’den sonra giderek dünyaya yayılan gerici ideolojilerin akıl ve demokrasi karşıtlığı aldı.
İktisadi düşünce tarihi ile iktisadi tarihin akademide önemsizleştirilmesinin ardında egemen iktisadi düşüncenin ve egemen üretim tarzının kendisini son ve mutlak olarak kabul ettirmek arzusu bulunmaktadır. Egemen iktisadi düşünce, 2008’den önce Yeni Neoklasik Sentez adı verilen ve neredeyse bütün iktisat ortodoksisini bünyesinde barındıran, arz, talep ve parasal kuraldan oluşan üç denklemle kapitalizmin krizini çözmek bir yana engelleyeceğine de inanan bir durumun, “the Great Moderation” denilen, kapitalist iniş ve çıkışları engelleyen bir durumun yaratıldığına iman etmişti. Egemen iktisadi tarihçilik, Yeni Kurumcu gelenek ise nüfus, coğrafya, mülkiyet hakları, değerler, piyasa, teknoloji gibi olguları ve kurumlar denen kapsamı belirsiz ve aşırı geniş, tarihsel-toplumsal bağlamdan bağımsız yapılar ile iktisadi tarihi açıklama yolundaydı. Oysa Sakallı’nın Grundrisse’nin giriş bölümünde söylediği gibi, söz konusu ekonomik kategoriler belli üretim ilişkileri bağlamında ele alınmalıydılar.
Biz, bu ahval ve şerait içinde, iktisadi düşünce tarihi incelemesi ile iktisadi tarihçiliğin önemine ve birlikte yapılmasının bilimselliğine inanıyoruz. Tarih biliminin temel bilim olduğunu, geçmişi ve bugünü anlamanın yolunun tarihten geçtiğini, geleceğin geçmişin bilgisinden alınan ilham ile öngörülebileceğini ve inşa edilebileceğini düşünüyoruz. İktisadi tarihi toplumsal yaşam üzerine düşünme, iktisadi düşünce tarihini de bu düşünme üzerine düşünme olarak algılıyoruz. Teorisiz bir tarihi ve tarihsiz bir teoriyi kabul etmiyoruz. Tarihçilik, tarihin neden tekerrür etmeyeceğini anlamak için de gereklidir. Tarihçilik, eylemciye bir repertuvar sunar ve tarih bilincinin özünü bu repertuvarın şimdiden ve gelecekte olabilecek olandan benzerlik ve farklılıklarını ayırt etmek oluşturur. Bu yanıyla tarihçilik, egemen sosyal bilim geleneğinin en zorlandığı konu olarak değişimi açıklamak, geçiciliği açıklamaktır. Biz değişimin motorunun sınıflar arası mücadele ve bununla bağlantılı sınıf içi rekabet çelişkisinde olduğunu düşünüyoruz. Brecht, umut çelişkidedir, demişti.
Ülkemiz, son çeyrek yüzyılda giderek yoğunlaşan ama aslında modernleşme sürecinden beri canlı olan, diğer bir deyişle neredeyse sürekli olarak, kendi tarihiyle yaşamakta ve hesaplaşmaktadır. Bu, toplumun, bütün kesimleriyle, kendinden memnuniyetsizliğinin ve arayışının sonucudur. Arayış artık bugünlerde bütün insanlık için geçerlidir. Bu arayışa cevap olabilecek veriler sunmayı amaçlıyoruz.
Dünyamız tutulmuştur; yani kararmıştır ve bu herhalde geçicidir. Tarih, insana geçicilik hissi vermesi ile bir yanıyla hüzünlü bir tınıya ama bir yanıyla da umuda açıktır.